mIRCLove.Gen.tr ‘Hikayeler’


Affetmenin hafifliÄŸi Hikaye

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?” Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin” Öğrenciler bunu da yaparlar. “Åžimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beÅŸer kilo patates getireceksiniz!” Öğrenciler , bu iÅŸten pek birÅŸey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: “Åžimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiÄŸiniz her kiÅŸi için bir patates alın, o kiÅŸinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.” Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beÅŸer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse aÄŸzına kadar dolmuÅŸtur. Öğretmen, kendisine “Peki ÅŸimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiÄŸiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar.” Aradan bir hafta geçmiÅŸtir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler ÅŸikayete baÅŸlarlar: “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.” “Hocam, patatesler kokmaya baÅŸladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık.” “Hem sıkıldık, hem yorulduk?” Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine ÅŸu dersi verir: “Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kiÅŸiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en baÅŸta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

Etiketler: ,

Varım

VARIM !

Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu, hala beklediği mail
gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı? Oooo!
İki saatten fazla olmuş, koskoca iki saat? Arkadaşları yemeğe davet
etmişti, Sinan sinemaya, oda arkadaşları ise fal partisine.. Hiçbirini
kabul etmemişti. Şimdi bu ücra internet cafede gelecek o maili bekliyordu.
Daha ne kadar sürecekti? Kim bilir belki, bugün hesabına bile girmemişti,
girmeyecekti? Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki…
Belki de onun ona önem verdiği gibi o, ona önem vermiyordu? Yok canım! O
da en az Sevgi kadar deÄŸer veriyordu Sevgi’ye, yazdığı her mesajın
karşılığı ertesi güne geliyor, hadi ertesi gün olmadı birkaç gün içinde
gecikmenin özrünü de içeren mail hesabında bekliyordu Sevgi’yi. Aylar
olmuştu yazışmaya başlayalı, bir kez bile aksamamıştı mailler. Ta ki, bu
haftaya kadar. Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf!
Oysa kendisi yazacak bir ÅŸey bulamasa – ki, bu da ayda yılda bir olurdu-
forward edilmiş mesajlar gönderirdi, güzel sözler, fıkralar ya da ufacık
bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış, onu merak ettiğini söylediği bir mail
göndermişti: Heeeey, öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye
şakalaşmıştı üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta, beşinci gün
iyiden iyiye meraklanır olmuştu, hatta bir sapığın onun hesabına girip
gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini bile düşünmüştü. İyisi mi
oturup bütün gün bekleyecekti bilgisayar başında, hem içinde de bir şüphe
kalmayacaktı böylece. Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir
yazı bile gelmemiÅŸti. Unuttu beni diye geçirdi içinden. “Tabii, ne
bekliyordun ki!” diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu
çocukluğuyla. Hiç görmediği, sadece yazılarıyla, şiirleriyle tanıdığı
biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez kalacaktı. Ne
bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde bu yazıları yazan kişiyi
bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa sadece bir çift el
görüyordu, klavyenin tuÅŸlarına dokunan güzel parmaklar… Bu elin kime ait
olduğunu görmeye çalışıyor, didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi
yok oluyordu. Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi,
bekledi. Birkaç arkadaşından gelen mailleri yanıtladı hemencecik. Aslında
böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi yapacak başka bir
işi yoktu, arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü kalanlar ise onu çağırsa da o
pek istemiyordu. Bu düşüncelere dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret
adres pek yabancıydı ona. Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku
içinde açtı. Mail, “merhaba ben Akın’ın yakın arkadaşıyım. Kendisini
trafik kazasında kaybettik, telefon defterinin arasında sizin mail
adresinizi bulduk ve haber vermeyi uygun gördük. Başımız saÄŸ olsun” diyor
ve devam ediyordu ama mailin devamı onu ilgilendirmiyordu
artık.Okuyacağını okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu, bu kaçıncı
değer verdiği insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde
olduğunu düşünüyordu. Sonra saçma geliyordu düşündükleri, ama ne
fark ederdi ki, işte çok sevdiği, her gün yazdıklarıyla onun gününe renk
katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı? Ne yapacaktı şimdi?
Beklediği mail gelmiş miydi? Ne yani kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek
miydi? Bir daha o güzel mesajları hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal
edememenin üzüntüsüyle doÄŸruldu. “Cebinden size henüz yollamadığı,
yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk. Tıpkı sahibine
ulaşmamış bir mektup gibi duruyordu oracıkta. Aşağıda onun sizin için
yazdığı son şiiri bulacaksınız.

VAR MISIN ? Biliyorum şaşıracaksın Son sözler gibi gelecek kulağına Yoo
yanılmıyorsun. Son sözler bunlar. Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan
Sadece bir ufacık his’tik, sen bana ben sana İki satır lâf, iki mısralık
şiirdik Bir gülücüktük Bir soru işareti Oysa daha fazlasını istemek
bencillik mi? Anla artık! Sözler var ama satırlar yetersiz Düşünceler var
ama sayfalar yetersiz. Duygular var ama mısralar yetersiz. Anla artık
biliyorum bir sen var, bir de ben Uzak, uzak yerlerde ayrı, ayrı şehirlerde.
Ama desem ki, sana: Biz demeye var mısın? Desem ki, ne sen olsun, ne de
ben. Bir biz olalım. Var mısın ?

Akın Yıldız

Şaşırmıştı, istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın. Hiç adeti
değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan öyle ol başkalarını
boş ver derdi. İşte her zamanki gibi yine dinlemişti onun sözünü. Demek o
da aynı şeyleri hissetmiş, o da artık bu uzaklığı kaldırmak istemişti.
Doğum günü geçmişti, hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha
girmişti işte, yepyeni bir yaş, yepyeni umutlar, acılar, mutluluklar. Her
yaş olgunlaştırırmış biraz daha insanı, belki de en çok bu yaşa girdiğinde
olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra arkasına dönüp baktığında
kim bilir… Akın! Kahretsin, seni ÅŸimdiden özledim diyerek hıçkırıklara
gömüldü. Neden sonra eli yanıta gitti. Akın’a geç kalmış bir yanıttı bu.
Sadece tek bir sözcük yazdı : VARIM !

Çercevenin Arkasındaki Mektup

Karımı 1998 in sonbaharında kaybettim… Yedi senelik evliliÄŸimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiÅŸtik.

Karim, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoÄŸrafını çerçeveler, “Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri” derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.

97′in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiÄŸimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı ÅŸeyi tekrarladım.

Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: “Biliyorum” dedi.

İzmir’e kar yaÄŸdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. FotoÄŸraflarımıza bakıyordum yine… Her çerçevenin altında bir harf olduÄŸunu ilk kez o gün fark ettim. – A. – R. – K. – A. – S. – I. – N. Gerisi için yılları yetmemiÅŸti.

Ama sanırım “Arkasına bak” yazmaya filan niyetlenmiÅŸti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir ÅŸey yoktu. Sonra bir ÅŸey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.

İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.

1997′deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı:

“14 Mart 1997/Gözlerin bana baÅŸka birine dokunmuÅŸ gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum…”

20..’deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor simdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor…

Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aÅŸk sessiz, sevgi dilsizdir…

Simdilik hikayesi

Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiÄŸinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: “Hayır efendim, annem ÅŸimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi.”

Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı ‘ÅŸimdilik’
kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.

Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
“Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?” diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
“Babam bir kaza geçirdiÄŸinden hastanede. Åžimdilik
babamla oynayamayacağım!” dedi.

Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. “Heyy” diye seslendim.
“Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun.”
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
“Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu ÅŸimdilik göremeyeceÄŸim.”

Daphne

Bir gün Apollon Thessalia’da kıyıları aÄŸaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona aşık olmuÅŸtu.

Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyordu, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu.

Ormanda karşılaÅŸtıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuÅŸmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koÅŸmaya baÅŸladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememiÅŸti, Daphne korkmuÅŸtu bir kere. Yorgun düşene kadar koÅŸtu koÅŸtu, daha fazla koÅŸacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya baÅŸladı. “Ey toprak ana beni ört beni sakla, kurtar” Toprak ana onun yakarışını duymuÅŸtu, az sonra Daphne yorgunluktan aÄŸrıyan bacaklarının sertleÅŸtiÄŸini, odunlaÅŸmaya baÅŸladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doÄŸru indi.

Apollon sevdiÄŸi kıza sarılmak isterken bu Defne aÄŸacına çarpınca ÅŸaşırdı. O günden sonra Defne aÄŸacı Apollon’un en sevdiÄŸi aÄŸaç oldu, ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu.